80 yaşınıza geldiniz, bu yıllar boyunca
nice canlar, insanlar tanıdınız, sevgili zakirimiz Hüseyin
Şahintaş, her şeyden önce büyüğümüzsünüz. Bugün gelip, bizi
Şişli’de buldunuz. Allah razı olsun, ayağınıza
sağlık.
Sen de sağ ol, hepiniz sağ olun. İzmir’de bir
anım vardır. Dedim ki, “Osman ağabey, Allah senden razı
olsun.” Dedi ki, “Yanlış konuşuyorsun. Allah hepimizden
razı olsun, ama senin sabaha çıkmanı istemiyorum.” “Niye
Osman ağabey?” “Demişler ki kitaplar vererek Osman
Ağayı Kızılbaş ettiler.” “Niye?”, “Bak,
seni severim. 6 senedir beraberiz. Hz. Ali deliymiş” dedi. “Yahu
olur mu? Hz. Ali dünyaya meydan okumuş.” dedim, “Okumuş ama,
boşuna okumuş. Yahu, Allah sana Zülfikârı vermiş,
‘Aslanım’ demiş. Bu kâfirlerin kökünü kesmemiş. Sizi bunlara
esir bırakmış, bunlar hâlâ sizi iğneliyor.” dedi. Deli
Osman yabancı olduğu halde, Sünnilerin bizi ezmesini istemiyor. 6
sene onun ekmeğini yedim, orada çalıştım. Sonra bizi
arabasıyla götürdü, trene bindirdi. O zamanın parası ile elli
lira yol parası verdi, yolda yemek yedik. Basmane’den trene binip,
Erzincan’a geldik. Gece ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Bekçiler gelip, “Buradan gidin.” dediler. “Buradan gidemeyiz.” “Gecenin
bir vakti. Burayı tanımıyoruz, bilmiyoruz.” “Peki ne
olacak?” “Müsaade et, burada kalalım.”, “Tamam, kalın.”
dediler. O gece yer gösterdi, orada kaldık. Sabahleyin gidip, bir minibüs
getirdim, o zamanın parası 80 lira verdim. 1964’te bindik, doğru
Şiran’a gittik. O gece Şiran’da yattık. Sabah kalkıp, bütün
yükümüzü kağnıya yükledik ve köye gittik. Bizim
çayırlığı çıktık ki babam tarlada ekin biçiyor.
İyi de tırpan kullanır. Arabayı çabucak durdurup,
babamın yanına gittik. “Göçüp geldiniz mi?” dedi, “Göçtük
geldik baba.” dedim. Diyeceğim köye geldik, ama boşuna geldik.
Boşuna olur mu? Nice hayatlar, nice
canlar...
Rahmetli, “Bak şimdi buradayız. Eğer baban
köyde ölürse, bize dert olur. Haydi, burayı bırakıp gidelim.”
demişti. O zaman Hüseyin Dede otobüsü aldı, dedi ki, “Göçü
yükleyelim. Sen İstanbul’a gel, burada duramazsın. ”Amcam dedi
ki, “Boş ver yahu, İstanbul’da ne var?”, dedi.
“Oradan Almanya’ya geçeceğim.” dedim. Rahmetli
(eşim) yollamadı, köyde kapandık, kaldık.
Yoksulluk çoktu, değil mi?
Kırıntı’ya okula giderdik. 1932 – 33’de ortaklaşa
okul yaptık, o okula gittik. Ayağımızın altına,
çarıkların altına ip gerer, saman doldurur, kışın
o samanla okula giderdik. O kadar fakirdik. Kış uzun sürerdi, 6 ay
kar kalkmaz, bacaların boyuna çıkardı.
Okullar nasıldı? Öğretmenler ne
yapıyordu? Arkadaşlar nasıldı? Biraz anlatır
mısınız?
Ali Rıza diye bir öğretmenimiz vardı,
Gümüşhane’den gelmişti. Öğretmen sobaya “Soba” diyemez,
“Sıpa” derdi. Bir gün, “Sıpayı yakar mısınız”,
dedi hepimiz çok gülmüştük. İyi öğretmendi.
Seksen yaşındasınız. Annenizden,
babanızdan bahsedin biraz. Çocukluğunuz nasıldı? Bu adamlar
ne şartlarda okumuş, yaşamışlar?
Anamız babamız ne yapacak? Onlarda da aynı
fakirlik. Babam Rus harbindeki askerliğini anlatırken derdi ki, “Rus
harbinde 24 saat bir şey yemedik. Bir bardak haşlanmış
buğday verirler, onunla dururduk. Mevzileri karın içinde,
ayağımızın altında çamur, beklerdik. Ayakkabı
yok, çarık vardı. Açlık da bir yandan, sefalet bir yandan. ”
Derdi.
Nerede askerlik yapmış?
Kars’ta, mevzilerde askerlik
yapıyor. Askerden Tersin’e (Tersün) geliyor. Ruslar Tersin’i
bastığı zaman, babam oradaymış. Oradan kaçıp eve
gelmiş. “Üç gece hava bozuk, yıldırım çarpıyor.
Onun ışığı ile gidiyorum, hem de bir ses geliyor. O
ses beni Şiran’a getirdi. ” diye anlatırdı. Gelmiş, bir
daha da gitmemiş
Kaç yaşında vefat etti?
7 Eylül 1975’te.
Anneniz ne zaman vefat etti?
Annem 1986’da öldü.
Kaç yaşında vefat ettiler?
Babam 70 vardı, annem küçüktü. Önceden tarlalar
vardı. Ekiyor, satıyorduk.
Çocukluğunuzu, arkadaşlarınızı,
oyunlarınızı hatırlıyor musunuz?
Eskiden düğün yaparlardı.
Düğünler nasıl olurdu?
Köy düğünlerinde gelini atla getirir, cirit
oynarlardı. Kimin atı kuvvetliyse, evden içeri girerdi. Böylece vakit
geçerdi.
Düğünler kaç gün sürerdi?
Bir hafta sürerdi. Düğün boyunca yer, içer, oynardık.
Kışın, karda kıyamette ne
yapardınız?
Eskiden çok cem yapılırdı. Şimdi adam
yok. Eski adamlar dedelerin, babaların yolunu sürerlerdi, ama bunlar öyle
değil. Biz eskiden büyüklerin cemaatine gitmezdik, korkardık.
Büyükler bir yere toplanır, kitap okurlardı. Deli Durmuş’un
(Şahintaş) babası Hüseyin Ağabey’in odası büyüktü.
Sobayı yakar, kitap okur, yemek yerlerdi. Büyüklerde birbirine saygı
çoktu. Şükrü Aydın, senin büyük deden, çok bilgili, eski yazı
bilen, Aleviliği süren çok iyi bir insandı. Yeni yazı
çıktığında, yeni kitaplar basılmıştı.
Ben de okurdum. Beni eve götürür, kitap okutur, dinlerdi. Bahar zamanı
geldiğinde, “Gel, seni bir yere yollayacağım.” dedi. “Nereye?”
“Sizde fener var mı?” “Var” dedim, getirdim verdim, gitti.
Fenerin camını kırmış, “Sen bunun camını
kırmışsın, babam duyarsa beni dövmez mi?” dedim. “Yok,
ben söylerim” dedi. Beni çok severdi. O zamanın adamları iyiydi,
anlayışlıydılar, bilgiliydiler, gençlere öğütler
verirlerdi, birbirlerine saygıları çoktu.
Köyde cem yapacaklarmış. Malatya, Erzincan ve Sivas’tan
dedeler gelecekmiş. Ben de hiç olmazsa görürüm dedim, ama bir şey
demediler. Bizim kalbimizde Ehlibeyt sevgisi var. Yataktan uyandım
mı, 12 İmamları zikrederim. Çünkü gücümüz geçmiş. Artık
bir şeye yetmiyor gücümüz, ancak onlara yetiyor.
Buralardan, eskiden kimleri
hatırlıyorsunuz? Kimlerle konup göçtünüz?
O zamanın büyükleriyle konuşurduk; Topal Ali, Ahmet
Zemci, Şerif Ağa, İsmail’in babası, Yusuf Dayı,
Karabey Dayı, Cafer Dayı, Veli, Halil, Pehlül Dede’nin babası
Mehmet Dede vardı.
Pehlül Dede’nin babası Mehmet Dede
nasıldı? Ona niçin Fındık Dede derlerdi?
Küçük olduğu için derlerdi. Tokat’ın bir köyünde
mektep yapılıyordu, gittik oraya, içinde üç kişiyle bir taksi
yanımıza geldi. Biz de okul yapımına yeni
başlamıştık, Elmalı köyü idi “Nerelisiniz?”
dedi, “Şiran’lıyız” dedik. Adam dedi ki, “Size bir
şey soracağım: Fındık Dede’yi tanıyor musunuz?”
“Tanıyoruz, bizim köylü”. “O, bizim köye geldiği zaman,
babamın yanında kalırdı. Ben mektep müdürüyüm. “Birgün
Fındık Dede bize gelmiş, evde çoluk çocuk yok. Babama, “Bu
evde çocuk yok olmadı mı?”, demiş. Babam da, “Ne
yapalım dede, Allah vermedi” demiş. “Sana bir elma
vereceğim, Allah sana bir oğlan verecek” demiş. Elmayı
anamla babam yemişler ve dokuz ay sonra ben dünyaya gelmişim.
Reşadiye’de mi okul
yaptınız?
Reşadiye Niksar’a yakındır. Çok günler
geçirdik de yaş erdi yetmişe, kimse kimsenin yüzüne bakmıyor.
Baharda gurbete gider, güzün gelerdik. Askere gidiyorduk
kış günü, Şiran’dan Erzincan’a kadar yürüyerek gittik, öyle devirler
vardı. Büyükler de ne yapsınlar, çoluk çocuk, rençberlik, güz gelince
ekseri Giresun’a giderlerdi. İyi kötü yaşayıp, ölüp gittiler.
Şimdi öyle değil, adam buradan şuraya gidecek, arabaya biniyor.
Onların bacaklarında derman vardı.
Bu dünyanın her tarafında Alevi türbeleri var
mı acaba?
Her tarafta yok. Bulgaristan, Yunanistan, Azerbaycan, Arnavutluk,
Kafkasya’da, Balkanlar’da umumi olarak buralarda var. Amerika’da var,
Bektaşiler kurmuş. Çalışmak için nerelere gittiniz?
Erzincan, Sivas, Giresun... O zaman İstanbul’a gelen
pek yoktu.
Askerliği burada mı yaptınız?
33 ay Selimiye Kışlası’nda kaldım,
oradan Haydarpaşa’ya geçtim, bir sene kaldım. Makineli tüfeklerimiz
vardı, karların üzerine yerleştirirdik.
44 ay askerlik mi yaptınız?
44 ay askerlik yaptık. 44 ay oldu, terhis yok. O
sırada Rus-Alman harbi var. 3 tane tayyare düşürdük. Kendi kendime, “Ya
Rabbim, halimiz ne olacak?” dedim. Çatının üstünde
yatıyoruz, kalorifer borularının üstüne kum doldurmuşlar, o
kumların üzerinde yatıyorduk. Rüyamda Fındık Dede geldi,
bana üç tane değnek vurdu. Dedim, “Dede bana niye vuruyorsun?”, “Sen
kabahatlisin” dedi. Uyandım ki vücudum sızlıyor,
ağrıyor. Kimse yok, kimseye de bir şey demedim. Kendi kendime, “Bunda
bir hikmet var” dedim, bu dede geldi bize vurdu.
O cem yapmıyordu, nasıldı?
Oturur, hiçbir şeye karışmazdı.
Dua bilir miydi?
Dua ederdi. 15 gün önce aşağıdaki yoldan
Kırıntı mezarlığına giderken, orada
rastladım. 3 tane incir verdi, “Al bunları lokma yap” dedi,
yaptım. Dediler ki, “15 gün sonra terhis. ” Rüya da iyi geldi.
Dede Kars’a çok gidermiş. Başka
yerlere de gider miydi?
Ekseri Kars’a giderdi. Orada yeğenleri vardı, mal getirir,
Hacı Bektaş’a giderdi.
Nasıl gidiyordu? Atlı mı, yaya
mı?
Araba vardı. Yaya bile giderdi. Anam, “Ben onu
rüyamda yeşil örtünün içinde yatıyorken gördüm” dedi. Burga
Baba’da görmüş.
Burga Baba ziyaretgâhına çıkar
mıydınız?
Her sene yayladan sonra çıkardık.
Yaylayı kaldırıp, bitirip, oraya
mı çıkıyordunuz?
Öyle. Kırıntılılar köye gelmiş, ben
de gittim. Kırıntılılar Burga Baba’ya gitmiş, ama kar
çok. Bizim köylüler “Biz de gidelim” dediler. Dört beş kişi,
bir de ben, köyün yaylasına çıktık. Karanlık ve kar var.
Burga Baba’ya çıktık, kışın soğuğunda. Bende
radyo var, güzel de çekiyor. Orada Kur’an okuduk, niyaz ettik, ayrıldık.
Sis bastı, kaldık dağların başında. Yusuf
Ağa bir yere, Aslan bir yere gitmiş. Ben de Çirmişin
yaylasına inmişim. Yukarıda mezarlıklar görünüyor. Bir de
baktım, babanla Yusuf Ağa geldiler, toplandık geldik. Ne günler
geçirdik. Bir gün evde yatıyordum; rüyamda, Rahmetli büyük deden de
Bektaşların Mahallesi’nden geçiyor. Koltuğunda bir kitap,
arkasında da bir asker. Dedi ki, “Oğlum, okudun mu, ezberledin mi?”
“Neyi?” dedim. “Yıkılsın çarkın dağı/
Geldi ayrılık çağı/ Hüseyin sana emanet/ Bu Kerbelâ
toprağı”.
Kaç yıl oldu?
50 yıl.
50 sene önce, rüyanda Şükrü
Aydın’ı görüyorsunuz, onun sana söylediği şeyi şimdi
hatırlıyorsun?!
Dedenin koltuğunda bir kitap, rüyada bana diyor ki, “Sana
bir şey söyledim, bunu ezberledin mi?” Hemen uyandım. O zaman
elektrik yok, lâmba vardı. Lâmbayı yukarı verdim. Rahmetli,
(eşim) “Ne oldu?” dedi, “Şükrü Amca bu kelimeyi söyledi,
deftere yazdım. ” dedim.
Siz zakirlikte yaptınız cemlerde. Saz çalmaya nasıl
başladınız?
Benim sazım yoktu. Amcam dedi ki, “Sana bir saz yapayım”
ve ardıç ağacından saz yaptı.
Kaç yıl oldu?
Saz çalmaya başlayalı 40 sene oldu. Topal Ali,
Cemal geliyor, ben çalıyorum onlar dinliyor.
Şu âleme nur doğdu
Muhammet doğduğu gece
Yeşil kandilden bir nur indi,
Muhammet doğduğu gece
Muhammet kalktı oturdu,
Ali hizmetini getirdi
Cümle âlem salâvat getirdi,
Muhammet doğduğu gece
Şah Hatâyî’m der ki dervişler
Sağ olsun kardeşler
Secdeye indi bütün ağaçlar
Muhammet doğduğu gece”
Ben söylerdim, onlar dinlerdi. İşte o zaman saza
başladım.
Bunu nereden duydunuz?
Kitaptan okuyarak. Şah Hatâyî’nin büyük bir kitabı var. Elime
geçse, onda çok şey var.
Şiran’da cem nasıl olurdu?
Dede gelirdi, kurban keserlerdi. Hüseyin Şıh çok
gelirdi.
İbrahim Şıh’ın nesi oluyor?
Amcası. O gelir, bizim köyü görürdü. Bir de Karahisar’ın
Eliğ köyünden çok gelirlerdi. Bizim Seferler’in dedesi esas oradan
gelirdi.
Hüseyin
Şıh nasıl biriydi?
Evliya
gibi bir adamdı.
Bilgisi, görgüsü nasıldı?
Kur’an’a manâ verirdi. 50 gün onunla Çal köyünde
kaldım, âşıklığını yaptım.
Hangi tarihte?
1951 – 52’de.
50 gün nasıl cem yürüttünüz?
Köylü toplanıyor, küs olanları
barıştırıyorlar, kurban kesiyorlar. Sonra 12 hizmeti
yürütmeye başlıyorlar.
Cem nasıl yürüyor, hangi gün yapılıyor?
Ekseri kışın yaparlar. Dede köye gelince, bir
ay cem yaparlardı. Eskiden yumma taşlarından evler vardı,
böyle alafranga evler yoktu. Ben Hüseyin Şıh’a bir soru sordum: “Dede,
kitapta yazıyor ki millet, cemaat toplandığı zaman,
ocağın sağ tarafında post serilidir, kimse oraya oturamaz.
O postun sahibi gelir, oturur. ” “Doğru konuşuyorsun,
hakikaten öyle” dedi. Kurban kesilir, musahip olunurdu.
Cem hangi evde olurdu?
Büyük evlerde olurdu. Hangi ev büyükse, oraya
toplanırlardı.
Fındık Dede ile Hüseyin Şıh, aynı cemde
bulunmuş, iki dede bir cemde yan yana olur muydu?
Olurdu. Fındık Dede bir şeye
karışmaz, başında sarık, dinlerdi.
Başka hangi dede vardı?
Benim zamanımda, ikisi vardı.
Büyük evde hangi günler toplanırlardı?
Bir ay hiç ara vermeden her kış günü cem olurdu.
Ne zaman başlardı?
7 – 8 gibi başlar, 10 gibi biterdi.
Cemlerde hangi dualar, deyişler okunurdu?
Meselâ kurban duasını verdilerse onu
okuyacağız, süpürgecinin, sakanın duaları ayrı
ayrıydı.
O zaman herkes kendi görevini bilip, duasını
ezberliyordu. Sizin göreviniz de âşıklıktı.
Çal’da aşıklık yaparken, Torun Baba geldi.
Bayburtlu imiş, her sene Çal’a gelirmiş. Biz oradayken, yine geldi.
Cemaate getirdiler, başladı semah dönmeye. Çal’ın
kadınları onunla semah ediyorlar, adam ateşi ağzında
söndürüyor. Gözümle gördüm.
Meselâ dede ceme başladı, siz ne zaman saz
çalardınız?
12 hizmet başlamadan evvel çalardım. “Kavuşturan,
Şah-ı Merdan Ali’dir, murattan verici cömert kânidir, pîrimiz
üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir” der, sazı
bırakırsın. Ondan sonra dede 12 hizmete başlar.
Dede saz çalar mı?
Hayır, çalmaz. Bizde saza değil, söze itibar
vardı. Arada duvaz-ı imam söylerdik. Dede, “Hizmetin kabul ola,
yüzün ak ola, elin ayağın dert görmeye” derdi. Ben vazifemi
bırakırdım, kapıcılar gelir,
kapıcıların duasını verirdi. Sonra duasını
eder, cem dağılırdı.
Dedelere hakkullah verirler miydi?
Verirlerdi.
Ne verirlerdi?
Bilmiyorum. Sen benim cebime koyuyorsun mesala, ben ne bileyim ne
koyuyorsun?
Yani bulgur, yarma mı verirler, para mı ?
Para verirlerdi, o da bana verirdi.
Kırıntı’da âşıklık
yaptınız mı?
Yaptım.
Yeniköy’de de yaptınız mı?
Geçen sene İbrahim Şıh’la yaptım.
İnşallah bu sene gene görüşürüz, cemlerde beraber
olur, sesinizi, sazınızı dinleriz.
3
Şubat 1999, RUMELİHİSARÜSTÜ, İSTANBUL
ZAKİRİMİZ
11 EKİM 1999’DA İSTANBUL’DA HAKK’A YÜRÜDÜ.
CEM DERGİSİ,
KASIM 1999, SAYI: 95